Gazetekars

Malakan komşularım

Araştırmacı, Şair, Yazar, İbrahim Çapan, 1976’larda yaşanan sımsıcak komşuluk ilişkilerimizi kaleme aldı. Malakan komşusu Lâle Hanım’ı anlatan Çapan’ın bu serenâdına kulak verelim...

13 Eylül 2010 / 16:40

Malakan komşularım

Unutulmaya Yüz Tutan Komşuların Hatırına, Hatıralara Atılan Kulaç :

LEYLÂK KOKULU BAHÇEMİZ

 

Çocukluğumu terk etti leylâk kokulu rüzgâr. Götürdü birlikte hatıralarımın çağ sürgünü ayak izlerini de.

 

Çocukluğumun geçtiği, Ruslardan kalma, toprak damlı bahçe içerisinde yedi hanelik bir evdi. Bahçenin girişi, taş kemerli Kars’ta nadiren bulunan mimarî bir özelliğe sahipti. Tahtadandı, evimizin kapısı ve pencere çerçeveleri. Başlardı damlamaya evimizin damı; karlar erimeye başladığında. Davetsiz misafirimizdi Nisan yağmurları. Annem, evin damlayan her bir köşesine bez yaydığı plastik leğenler ve kovalar koyar; yetmediğinde nenemin (babaannem) değer biçemediği bakır taslarını çağırırdı imdada. Vardı huzur “hayat bahçesi” dediğimiz yedi farklı renk mozaiği taşıyan bahçemizde. Akraba ilişkisi tazeliğindeydi, komşuluk bağlarımız.

 

Malakan idi ev sahibimiz. Etmedik hiçbir zaman merak Rusça ismini. Vermemiştik izin meraka. Aslan ve Şükrü isimli oğulları vardı. Hatta annem, Şükrü abinin askerliğini Asteğmen olarak yaptığını anlatırdı, uzun kış günlerinde masal yerine.

 

Lâle Teyze; uzun boylu, deniz mavisi gözleri ve buğday sarısı kıvırcık saçlarıyla barbi bebek güzelliğindeydi. Kırmızıya gönlünü kaptırmış gibiydi Lâle Teyze. Eksik olmazdı dudaklarından kırmızı ruju, tırnaklarından da kırmızı ojesi. Vardı incecik parmakları. Bakımlıydı uzunca tırnakları. Benzemiyordu hiç annemin, nenemin, diğer komşu kadınların tırnaklarına. Benziyordu burnu “ Tatlı Cadı” televizyon dizisindeki Sementa’nın burnuna. Merak etmişimdir hep, oynattığında burnunu neler yapabileceğini. Güzelliğine güzellik katardı yuvarlık altın sarısı gözlüğü. Mümkün değildi unutmak beyaz çoraplarını ve kot pantolonlarını. Hatasız konuşurdu Türkçeyi. Tek tek dökülürdü ağzından Türkçe kelimeler. Benzemezdi konuşması bizim konuşmalarımıza. Hele anneme “ Meloş ” demesi giderdi çok hoşuma. Azdı anneme ismiyle hitap edenlerin sayısı. Ya “ yenge ”, ya “ gelin ” ya da “ g(k)ız ”dı adı annemin. Duymamıştım babamdan da adını annemin. Benim için de “anne” idi. Güzelleşirdi Lâle Teyzenin, o güzel Türkçesiyle annemin adı.

 

Lâle Teyze, kışın yaşardı İstanbul’da. Nevruz bayramını kutlamak için gelir, kar yağıncaya kadar çıkarırdı Kars’ın tadını. Bahar tazeliğiyle gelirdi “hayat bahçemize” Lâle Teyze. Yan yanaydı evlerimiz. Kapı bir komşuyduk. Gelişine, sadece biz değil; sevinirdi kendi elleriyle diktiği leylâk ağaçları da. Belirtirlerdi sevinçlerini dallarında göstererek tomurcuklarını. Leylâk ağaçlarının annesi Lâle Teyze, sulardı ağaçlarını bûselik makamıyla. Özellikle sabahları, farklı bir kokuyla karşılardı güneşi, musikîşinâs ağaçlar.

 

Sadeydi evi Lâle Teyzenin. Evin tek süsü, Hz. Îsa’nın çarmıha gerilişini kompoze eden altın kaplama ikonaydı. Sayısız plâk… Soba borusuna benzeyen; ama soba borusu olmayan, sonraları öğrendim ismini, gramafon… Öğrenebilmiştim, iki şarkının tamamını bu gramafonda çalan plâklardan. Taş plâktan çıkan sese ederdim vokalistlik bile zaman zaman. Değildi o zamanlar da sesim güzel. Dinledik akşam ezânından sonra defalarca hayran olduğum Müzeyyen Senar ve Kamuran Akkor’u. Verirdi önceliği Müzeyyen Senar’a. Çevirdikten sonra gramafonun kolunu sese gelirdi taş plâk:

 

“ Benzemez kimse sana

Tavrına hayran olayım

Bakışından süzülen

İşvene hayran olayım.”

 

Devreye girerdi sırasını sabırsızlıkla bekleyen Kamuran Akkor:

 

“Talihin elinde oyuncak oldum.

Kader böyle imiş buymuş alın yazım

Zalim elinden sarardım soldum

Şimdi gönlü kırık yaralı kuşum.”

    

Kendini arıyordu şarkılarda Lâle Teyze sanki. Gramafondan yayılan bu sesle birleşince leylâk kokusu; ayaklarını yerden kesiyor insanın; “ gökyüzünde yalnız gezen yıldızlara ” yolculuğa davetiye çıkartıyordu.

 

Tercih ederdi erken kalkmayı sabahları Lâle Teyze. Ederdi sohbet, sevgi dolu sözleriyle leylâk ağaçlarıyla. Dinlerlerdi manevî annelerini, sakin sakin ve sessizce leylâk ağaçları. Ağzından çıkan her bir kelimeyi anlarcasına kulak kesilirlerdi leylâk ağaçları, Leyla Teyze’ye. Denedim birkaç kez ben de; ama ciddiye almadılar beni, mis kokulu leylâklar.

 

Yerleştirmişti, duvarın dibine pirinç semâverini. Bakır leğeni ve bakır maşası altındaydı pirinç semâverin. Vardı horozlu kurnası pirinç semâverin. Kaynardı, Lâle Teyzenin çam kokulu külfet masasının yanı başında mütevazı dost sohbetleri pirinç semâverde. Yankılanır hâlâ “ Meloş!... gel Müslüman işi sabah çayı iç ” deyişi iç kulağımda.

 

Yalnızdı Lâle Teyze. Uğraşırdı örtmeye gecenin astarsız laciverti ile yalnızlığını. Dökülürdü, ele avuca sığmayan; yalnızlık, ıstırap, korku ve sıkıntı deniz mavisi gözlerinden. Saklardı, koynunda ve udunda hüzünlerini Lâle Teyze. Talipti paylaşılmayacak yalnızlığa gecenin perisi. Çalışırdı, aydınlatmaya, gecenin karanlığında yüreğini. Kaldırırdı kadeh, yıldızların en karasının şerefine, Lâle Teyze. İçerdi kırmızı şarap. Gazabından korkmazdı şarabın. Dönüşürdü leylâk rengine kırmızı şarabı, tükenince parası Lâle Teyzenin. Terk etmemişti, göz bebeklerini korkunun rengi Lâle Teyzeyi.

 

Vardır, bir ağıdı her yalnızlığın, duymamıştı ne başkaları ne de ben yalnızlık ağıdı Lâle Teyzeden. Ağlatıyordu, sessiz sessiz onun ağıtları kendi yüreğini.

 

Giyindirirdi naftalin kokulu gömlekler, New York ve Köln’de yaşayan; oğullarının, gelinlerinin, torunlarının ilgisizlikleri karşısında ezikliğine. Etmezdi sitem kimseye. O, çakır keyf olunca, baş kaldırırdı gecenin ihtiraslarına ve yalnızlığına; uduna ( o müzik aletine şişman saz derdim ben); oğullarına, gelinlerine, torunlarına sarılır gibi sarılır; geceye, yalnızlığına, hüzünlerine, leylâk ağaçlarına ve komşularına Müzeyyen Senar ve Kamuran Akkor’u aratmayacak sesiyle, başlardı iki parçalık konserine Lâle Teyze.

 

Suzînak bir şarkıydı yalnızlığı Lâle Teyzenin. Tiryakisiydi bütün içeceklerin. İçerdi, kare beyaz kutulu, üzerine kırmızı puntolarla “Bahar ”  yazılı sigaradan günde üç paket. Sararmıştı sol elinin parmakları sigarayla buluşmaktan. Yakışmıyor değildi parmaklarına nikotin sarısı Lâle Teyze’nin.

 

Ramazan ayına denk geldiği dönemlerde “ hayat bahçemizin” bahçıvanı; çay, kahve ve sigaranın dışındaki içeceklerine koyardı ipotek. Pişirmezdi öğlen yemeği, bayram sabahına kadar. Etmezdi kabul, tek ziyaretçisi olan Peder Vovo’yu bile.

 

İlkokul beşinci sınıftaydım. Geçirdik; sönük, hüzünlü, neşesiz Nevruz Bayramı’nı Lâle Teyze’siz. Onsuz geçirdiğimiz ikinci Nevruz’dan sonra kurudu leylâk ağaçları. Yoktu artık bahçemizde leylâk kokusu. Takıldı peşine, suları yangınlarla ısıtmaya giden Lâle Teyze’ye, leylâk kokusu.

 

Çok sesli bir orkestra yalnızlığı idi Lâle Teyze.

 

Seviyorum seni çocuk kalbimin sıcaklığıyla; eserken kendi ruhunda fırtınalar, kendi içine gömdüğü yalnızlığında bana hayâl kurmayı öğreten Lâle Teyze.

 

Geleceğim sana, kendi ellerinle yetiştirdiğin leylâkların torunlarıyla kabrinin yerini öğrendiğim zaman.

 

Çocukluğumu terk etti leylâk kokulu rüzgâr. Götürdü birlikte hatıralarımın çağ sürgünü ayak izlerini de. Yalnızım şimdi ben de. “ Gündüzler geceler boyu.”

Facebook'la Yorumla
Yorum Yap
Adınız Yorumunuz
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

BENZER HABERLER