Gazetekars

'Kosmos süper kahraman'

Prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan ‘Kosmos’, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Görüntü ve Ses Tasarımı dallarında ödül aldı.Vizyona giren film, uluslararası festivallerdeki turuna devam ediyor.

20 Nisan 2010 / 07:52

Kosmos süper kahraman

Bol ödüllü 'Hayat Var' filminin üzerimizdeki nefes kesici etkisi daha geçmemişken, Reha Erdem'in 'Kosmos'u gösterimde. İnanç, şifa, aşk, sevişmek, savaş, sınır, hayvanlar, Şamanizm ve Kars... Erdem'in özgün bakışıyla şekillenen, inanç eksikliğine dair bir ağıt...

CEYDA AŞAR (Arşivi) - Fotoğraf: Muhsin Akgün

Gündelik ve gerçekçi olanı dışlayan sinemasının izlerini, ilk filmi ‘A Ay’ ile veren ve ‘ayrıksı sanatını’ daha 1989 yılında belli etmiştti. ‘Kaç Para Kaç’ gibi öyküsü net, görece ‘gerçeğe yakın’ bir filme de imza attı. Ama aşksızlık, isyan, büyüme sancıları, büyük şehirde taşralılık gibi temaları, birbirine hem hiç benzemeyen hem de çok benzeyen altı filminde tekrar ederken, en gözle görülebilir rotası ‘gerçekçi’ bakıştan uzaklaşmak oldu.
Reha Erdem bu kez Kars’ta. Ancak burası Kars’tan ziyade, belirsiz bir zamana ait belirsiz bir sınır kasabasıdır. Buraya Kosmos adında bir adam gelir, ağlayarak. Ölmüş bir bebeğe hayat verir, insanlara şifa dağıtır, mucizeler gerçekleştirir, soygunlar yapar. Büyük ve önemli cümleler sarf eder, ağaçlara tırmanır, kuşlar gibi öterek iletişim kurar, âşık olur. Kosmos kasabalının, izleyicinin ve kendi aklını karıştırarak, ağlayarak oradan ayrıldığında, Erdem de Türkiye sinema tarihine, unutulmaz kareleriyle türünün ilk ve tek örneğini miras bırakır. Ödüllere yelken açan filmini tamamlamıştır, artık o da yeni yolculuklara hazırdır. 

‘Beş Vakit’ zamanında “Erdem ilk kez İstanbul dışında” denmişti. Şimdi Kars’tasınız ama aslında Kars yok. Bu şehir size nasıl ilham verdi?

Diğer filmlerimde gördüğümüz İstanbul ne kadar İstanbul’sa burası da o kadar Kars. Gezici Film Festivali ile geçen yıl Kars’a gittiğimizde çok etkilendim. Bazı yıkık görüntüler bana bir savaş ortamını çağrıştırdı. Bir de oradaki insanların varoluş şekilleri dikkatimi çekti; karın üzerindeki siyah paltolu, siyah şapkalı adamlar... Her şey aşırı derecede sinematografikti. Dolayısıyla ham duran proje fikrim, bir elbise gibi Kars’ın üzerine oturdu.

Başlayamadığınız bir ‘Atlar, Kanatlar, Tayfalar’ projeniz vardı. ‘Kosmos’ bunun tamamlanmış hali mi?

‘Kosmos’un hikâyesi tam olarak o projeden gelmiyor ama çok ortak özellikleri var. O proje daha çok dünyanın sonu gibiydi. Bir kıyıda geçiyordu. Artık her şey bitmişti. Doğanın içinde yine Kosmos gibi aykırı bir figür vardı. Oradan kalan izlerden ziyade, beni o projeyi yazmaya iten nedenler aynı.

 Nedir o nedenler?

Kosmos benim için özenilecek bir figür. İdeal bir adamın resmini çizeceksek onun özelliklerine sahip olmasını isterim. Kosmos biraz dağınık, ideal tanımına bu dağınıklığı da dahil. Kosmos benim için bir süper kahraman. Bu nedenle de gerçek değil. Gerçek değil derken, keşke gerçek olsa anlamında da söylüyorum bunu. 

Kars gibi ilham verici, sizi kaşındıran mekânlar nereler?

Hep mekânlarla birlikte geliyor her şey. ‘A Ay’ ı o ev için yazdım, ‘Kaç Para Kaç’ta da böyle oldu. İlham veren yeni yer ise Artvin. Gezici Film Festivali’ne gittiğimizde bu yıl, oradan çok etkilendim. Dönüşte bir proje yazmaya başladım. Artvin’de çekilmesi gereken bir proje. 

Filmlerinizde tekleyen saat imgeleri dikkat çekiyor hep, bir de edebiyat etkisi... Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hangi romanının etkisi daha çok üzerinizde?

Kesinlikle ‘Huzur’. Öykülerden özellikle ‘Yaz Yağmuru’nu çok seviyorum. Güzel edebiyat, kelimelerin ritmiyle sizi alıp kendi zamanına götürüyor. Yazarken bunu yapmak çok zor. Sinemada ise daha kolay çünkü elimizdeki malzeme daha çok. Kurgu var, ses var, görüntü var. ‘Kosmos’un hangi zamanda geçtiği belli değil ancak bugün olmaması için bir neden de yok. Kosmos o kasabada ne kadar kaldı, bununla da ilgilenmiyoruz ya da anlamıyoruz çünkü gün gün akmıyor hiçbir şey. Duran saatlere gelince, işte mucizevi durumlar olabiliyor çekimlerde. Film de Kosmos’a yardım ediyor. Her zaman teklemiyor o saatler, bazen de akıyor. 

Gündelik yaşamınızda kendi zamanımızın efendisi olamama haliyle nasıl mücadele ediyorsunuz?

Bununla mücadele etmek için kaçış yerim, sadece film yapmak. Ancak sinema yaparken sıkıntım geçiyor. Filmi yazmaya başlarken bile başka bir zaman algısına geçiyorsunuz. Çekim zaten hızlı, yoğun ve yüksek tempolu bir zaman getiriyor. Montaj bölümü ise terapi gibi, ne kadar uzun olursa o kadar zevkli. Film bittikten sonraki boşlukta şaşkın oluyorum. Şu an olduğu gibi. Yeni bir filme gitmek istiyorum ilk gemiyle. Film üzerine konuşmak ise benim için bu işin en zor tarafı. 

‘Kosmos’da maneviyata dair çok gönderme var. ‘New age’ dinlerine benzetmeler de yapıldı. Kosmos hakkındaki hangi yorum sizi çok yaralar?

Bir mesih gibi algılanması hoşuma gitmez çünkü değil. Kosmos’un varlığı bir umut, önerdiği şeyler değil. ‘Kosmos’ inanç eksikliğine bir ağıt,  Kosmos da dünyevi meselelerle ilgili bilgisi kıt ama dünyevi olmayan yetenekleri ve maneviyatı nedeniyle fiziksel yetenekleri yüksek bir figür. Fazla konuşmuyor, bize karışık gelecek şekilde konuşuyor ama net konuşuyor. Söyledikleri de çok basit: “Ben çalışmam, aşk isterim” diyor.

 Bu, herkesin istediği bir şey ancak söyleyemiyoruz, yapamıyoruz.

Bu adam örnek bir mesih olamaz. Sadece bunları söyleyen, insanlara şifa için eğilen bir figür. Şifa verip veremediği de önemli değil, bunun için çabalıyor. Nefesini açıyor bir adamın. Birinin benim alamadığım nefesle ilgilenmesi beni çok etkiler. Maneviyat derken dini inançları da kast ediyorum. Dini inançlar da kırıldı, parçalandı, yok oldu. Özellikle dinin siyasallaşmasıyla bu kaçınılmazdı. Çağlar boyunca da böyleydi ancak bunun gündelik hayatımızda, özellikle Türkiye’de bu kadar yükselmesi, büyük bir eksiklik. Özetle, ‘Kosmos’un dini bir önerme olarak algılanması beni çok yaralar. Kutsal kitaplar, düşünce tarihi, insanlık tarihi orada. Kim kime ne önerebilir artık? Sadece birtakım şeyleri birtakım insanlara hatırlatabiliriz. Örneğin, bana dokunursan iyi gelir.

Önceki filmlerinizde inanç çok ön planda değildi sanki. Kişisel olarak dini inançla ilgili, kafanız karışık mı?

 ‘A Ay’ da bir inanç filmidir, o anlamda tematik olarak ‘Kosmos’a çok yakın. ‘Hayat Var’ın kuruluğu, oradaki evi o kadar korkunç ve çekilmez kılan da inançsızlık ve sevgisizlik. İkisi yan yana durur zaten. Özelikle bir şeye inanınca insan, her şeye inanabiliyor. Dini inanç da dahil buna. Bana inançlı mısın diye soruyorsan, inançlı olmanın gereklerini yerine getirmiyorum, inançsızım demek ise kendime karşı da ayıp gibi geliyor. Bilemeyeceğim. 

Sanatı, kurguyu her şeyi bir an için unuttuğumuzda, özünde biri için bir şey yapmak, ona iyi gelmek kadar naif bir arayışınız mı var yani?

Evet, işte insanlık kendini bu hallere sokuyor. Savaşan bir tür. 

Din ve sanat ne işe yarıyor? Bunu durdurmaya, dindirmeye, insana insanlığını hatırlatmaya yarıyor. Sinemacılar, doktorlar, din adamları; dünyevi meselelere, para peşine düşünce herkes aynı seviyeye geliyor, hiçbir ilerleme kaydedilemiyor. Mücadelem bu. Bu dünyada işe yaramayan filmler yapmak ve bu dünyada işe yaramayan adamlar eğitmek lazım, Kosmos gibi.

‘Önce hayvanlar’ diyen bir tavrınız var. Yakın plan hayvan gözleri, mezbahalar, hayvanlara çektirilen acılar... ‘Kosmos’da ise kuşlar ve atlar ön planda.
İnsanların bazı durumlarını en iyi, onları hayvanlarla karşı karşıya getirince gösterebiliyoruz. Karşılıklı eğitimi ya da insanın hayvana cefa çektirmesini göstererek. Kuş ise Kosmos’un kültüründe kullandığımız öğelere ve Şamanizm’e dayanıyor.
Bu aslında yalapşap bir Şamanizm, Kosmos da yalapşap bir Şaman. Ağaçlara tırmanıyor kuş gibi, kuş gibi ötüyor. Dilsiz bir dili var böylece. Hayvanlığa geçerek insanlık öğretiyor gibi. Şamanlar insan üstü insanlar. 

‘Korkuyorum Anne’deki başrolü Ali Düşenkalkar’ı hayal ederek yazdığınızı biliyoruz. ‘Kosmos’da böyle bir durum var mıydı? Oyuncularla çalışırken en çok nerede zorlandınız?

Zaten baştan, zorlanmayacağımız oyuncuyu seçiyoruz. ‘Kosmos’da hiçbir rol, hiç kimse için yazılmadı. Eğer Kosmos’u oynayacak oyuncu bulamasaydık yapmayacaktık. Sermet Yeşil’in kapasitesini, ‘Kaç Para Kaç’tan beri biliyorum. İyi bir şey çıkaracağından emindim, karikatürize etmeden böyle bir rol çıkarmak hayli zordu. Neptün karakteri içinse bayağı geniş bir kasting yaptık. Ne bulacağımızı bilmiyorduk ama ne istemediğimizi biliyorduk. 

Sinemayla müzik yapıyorsunuz adeta. Ses tasarımında, özellikle son iki filminizde daha derin ve özgür bir yaratım söz konusu. İlham veren, çalışırken dinledikleriniz neler?
Bugünlerde ağır bir müziksizlik hali var, durma dönemim. Yazarken mutlaka aklımda bir müzik oluyor, hatta dinleyerek çalışıyorum, hayaller kuruyorum falan. Bazen onları kullanıyorum, bazen başka müzik...

A Silver Mt. Zion, Rachel’s müzikleri ‘Kosmos’a çok uydu. Yerel şeyler de kullandık, iki türkü var. Bu da tamamen planlanmış bir şeydi. Kars’ta nereye gitsek, ‘Bu Gala Daşlı Gala’yı duyuyorduk, filmin olmazsa olmazı oldu. 

‘Reha Erdem’in bayıldığı film’ diye reklamını yapabileceğimiz bir yabancı film?..
‘Başsız Kadın’. Arjantinli kadın yönetmen Lucrecia Martel’in üç filmini de çok beğendim. Kadın yönetmen olmanın verdiği bir ayrıcalığa sahip. 

Evet, sizin kadınların üstün yaratıklar olduğunu düşündüğünüzü de biliyoruz.
Bu sonuca ne zaman vardınız?

Uzun zamandır böyle düşünüyorum. Hayat devam ettikçe bu düşüncem kanıtlanıyor. ‘Kosmos’ hariç filmlerimdeki bütün erkekler, perişan haldeler zaten.

‘Tıp tamamen yedek parçacı gibi’

“Dini bir önerme olarak algılanması beni çok yaralar” dediniz ama ‘Kosmos’daki diyaloglarda kutsal kitaplardan alıntılar var bir yandan da...

Alıntı demeyelim. Biraz değiştirdik ama ruhu koruduk. “Sol eli başımın altında olsun, sağ da beni kucaklasın” cümlesi Tevrat’tan mesela. Tevrat şiir gibi zaten, çok zevkli okuması. Aziz Augustinus’un sözleri var. Ağırlıklı olarak sevgi sözleri var. Ahmet Güntan çok sevdiğim bir şair, o var filmde. Brezilyalı yazar Clarice Lispector’u da çok severim. Çalışırken okuduğum, baktığım şeylerdi bunlar. 

‘Batı’nın empoze ettiklerine karşı Doğu’nun yöntemlerini savunmak’ gibi bir basite indirgeme yapabilir miyiz? Doğulu bir film mi bu?

Şifa, ne yazık ki artık sadece Doğu’da kaldı. Yine de mesela Fransa’nın küçük köylerinde, çıkıkçılar hâlâ mevcut. Otların faydalarını bilen, kullanan bir insanlık kültürü var. Tıp belki yaşamı uzatıyor ama bu yetmiyor. Tıp tamamen yedek parçacı gibi. Gayriinsani bir sistem. Doğulu diyorsun, evet öyle. Turistik bir anı aktarayım: Nepal’e gitmiştim. Yanlış hareketlerden ya da çok çalışmaktan dolayı belim ağrıyordu yine. Artık çigong yapıyorum, pek ağrımıyor.

Neyse, Nepalli rehber, önce sol elimin bir yerine bastırarak ağrıyan yerimi tespit etti, sonra bacağıma hardal yağı sürdü. Çok bağırdım, çok acıdı ama ertesi gün bel ağrım falan kalmadı. Bu bilgiler artık yok sayılıyor. Beli ağrıyınca hemen bel fıtığı deyip ameliyat ediyorlar insanları; inanılmaz bir şey.

Kaynak : Radikal Gazetesi

 

 

BENZER HABERLER